merhaba

Merhabalar

Öykü

Merhabalar, ben bir öğretmenim yani öyle idim beni buz gibi bir otogara sürükleyen tüm vukuatlardan önce. Bunları adi bir saman kağıda yazıp bulmanızı ümit ederek sağa sola bırakmamın sebebi; 3 kez intihara kalkışmış bu adamın hayatta sahip olduğu yegane malı mülkü artık kilit tutmayan biçimsiz bir bavul, bir de gecenin sabaha en yakın saatine alınmış bilinmeze gidilecek olan bir otobüs biletidir. Beni tanıyın yada bana acıyın diye değil benim yanlışlarıma siz düşmeyin diyedir elinizdeki bu kağıt. Burası memleketin ücra bir kentinin ölümcül sessizliği ile ürküten bir otogarı. Belirsiz aralıklarla tık nefes otobüsler ve uyku yoksunu şoförler uğruyorlar. Bunları yazarken gözlerine kan oturmuş bana bakan fakat gördüğünün ben olmadığını tahmin ettiğim orta boylu,şişman bir şoför ile sözsüz bir iletişim halindeyiz. Ne yaptığıma anlam vermeye çalışıyor sanırım.” O saatlerde cümle mahlukat uykuda olduğu zamanlarda bir adam otogarda neden yazı yazar?” sorusunu teslim bayrağını çekmiş beyni ile cevaplandırmaya çalışıyor. Otobüsten birkaç tane yolcu iniyor. Onlarda beni izlemeye başladı. Sanırım bu faaliyetime en azından otobüs kalkana kadar ara vermem benim akıl sağlığım için faydalı olacak…

Sonunda oflaya puflaya uzaklaştı otobüs.Esas meramıma gelecek olursak; başta da söylediğim gibi üç kez intihara kalkıştım. Evdekileri uyku spreyi ile bayıltıp avizenin asıldığı kancaya kendimi asmayı denedim fakat 20 senelik binamız sağ olsun (!) izin vermedi.tüm ilaçları içip bir de uyku ilacı aldım ki maksadım uyurken ölebilmekti fakat bu kez de birbirimize kalbi duygularla bağlı olduğumuz (!) komşularımız mani oldu. Onlar sayesinde gayet dayanıklı görünen kapımızın aslında bir omuz darbesiyle nasıl yerle bir olabileceğini öğrendim. Son denemem gerçekten sonumu getireceğine inandığım denememdi fakat kan kaybından ölümlerin ancak 3 saat sonra gerçekleşebildiğini odamda uyuduğumu zannederek konuşan değerli hekimlerimizden öğrenmiştim. Neden intihar ettiğim hususunda detaylı bilgileri ilerleyen satırlarda elbette edineceksiniz fakat bu gelen otobüse binip yüksek müsaadenizle nereye gideceğimi öğrenmemem lazım. Onun için biletime bir kez bile bakmadım.

Uslu bir çocukluk olgun bir erişkinlik dönemi geçirdim. Ailemle yaşanabilecek tüm duyguları yaşadıktan sonra (sevinç, hüzün, nefret…) aile kavramını tamamen kaybedip iki yaşlı bir genç aynı evin farklı odalarını kullanan enteresan bir durum oluşturuyorduk.” Ailece” yenen o meşhur yenen yemekler sanırım bizim evimizde ben 5 yaşındayken anneannem münasebetiyle gerçekleşmişti ki o yaşta bile müthiş bir huzursuzluk duymuş, zeytin çekirdekleri pencerenin dışına yaptığım atışlar aile bireylerim tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Ama suç benim değildi hem çocuktum maksadım tamamen eğlenmekti hem de kalabalık yenen bir yemek ile tek başına yenen bir yemek arasındaki farkı anlayabilmek bizim evimizde pek mümkün değildi. Bu yazıları okuyan kişi, her kimsen düşünmeni istiyorum; çok lezzetli yemek sana ne hissettirir. Bana oldum olası hep bir yalnızlık hissi vermiştir. Ne zaman yemek tepsisi ile odama girsem bitirmek için kendimi paralardım, belki annemi mutfakta görürüm de çok güzel olduğunu söylerim diye. Bir tepki görmek istiyorum yada bir söz belki “afiyet olsun” belki “sağ ol”… Ama ne zaman mutfağa gitsem evin her odasına ağır ağır işleyen o yalnızlık çarpardı burnuma. Ama ben inat eder, annemi görmek için yan odaya başımı uzatırdım. Başlarını öne eğmiş sanki göz göze gelmeleri kıyameti koparacak diye korkan iki ihtiyar bünye görürdüm. Her seferinde annemle göz göze gelirdik,bir defasında gülümsemişti bana. Ne yapacağımı bilememiş odama kaçmıştım. Çok acizce gelebilir belki ama ne yapacağımı bilmiyordum ama çok mutluydum. Tam bir gülme değildi belki tebessüm kırıntısıydı ama olsun,tüm haftayı delice bir mutluluk içinde geçirmiştim.

Sonra bir gün babam öldü. Sabaha karşı kapımı çalmadan içeri giren annemin yüzündeki enteresan ifade üzüntüden çok öfkeyi anımsatmıştı bana.
-Baban, öldü
Bu cümleyi iki kelime arasında uzun bir es vererek duyurmuştu.
-Ne zaman
-Az önce.Sana şey dedi
¬ -Ne?
-Seni seviyormuş

Anlayamamıştım. Yüzümde aptal bir gülümseme asılı kaldı fakat mutluluğumu bitirecek acı bir gerçek vardı ki beni sevdiğini söyleyen yegane varlık artık yoktu.
-Ne yapacağız?
-Bilmiyorum
-Ambulansı arayalım
-Öyle mi olur?
-Bilemiyorum,daha önce hiç ölemedim!

Sonunda annemi kızdırmayı başarmıştım
Ölüm mevzuu bana o kadar yabancıydı ki ben cenazeye katılan bu kalabalığa anlam vermeye çalışıyordum daha çok. Madem bu kadar yakınımız vardı neden hiç birini görmemiştim? Adamın biri elime küreği tutuşturdu “hadi” dedi, “ne?” dedim,“toprak atacaksın oğlum babanın mezarına” kendimi suçlu gibi hissettim bir an. Durumun vahametinin o kadar farkında değildim ki.

10 mayıs sabahı beni sevdiğini söyleyen tek insanı üzerinde kilolarca toprakla bıraktım. Bir an geri dönmek, ellerimle yeniden kazmak “bende seni seviyorum” demek istedim ama artık geç kalmıştım. İşin enteresan tarafı babam benim doğum günümde ölmüştü ve ben doğum günümü telefonumun konuşma aracı olduğunu hatırlatan yegane arkadaşım tarafından arandığında öğrenmiştim.
-Doğum günün kutlu olsun.
-Anlamadım?
-Neyi anlamadın? Bugün senin doğum günün işte. 10 Mayıs değil mi bugün?
-E evet ama şey oldu, benim babam öldü. Mezarlıktayım ben.
-Ne diyorsun sen?
-Babam öldü.

Arkadaşımın bu duruma benden çok üzülmesi bana utanç vermişti. Sonraki üç gün boyunca bir ev sahibi edasıyla tüm taziyeleri kabul etmesi ne kadar doğru bir arkadaş tercihi yaptığımı gözler önüne seriyordu.
Doğum günüm tuhaf olaylara gebeydi. Odamda,annemin “bari şu gün dokunma şu bilgisayara” ikazını annemin odama yaptığı aylık ziyaretleri nedeniyle pek ciddiye almamış oluşumdan kaynaklanan internet gezintim kapının vurulmasıyla müthiş korkuya dönüştü. Önce kitapları bilgisayarın üzerine devirdim sonra “gir” komutunu her zaman ki soğukkanlı ses tonumdan vermeye çalıştım. Gelen annemdi. Telaştan elime aldığım kitabı ters okuduğumu fark ettiğimde korksam da annemin geliş sebebini anlamam kitabı yere atmama neden olmuştu zaten. Annem elinde bir dilim pasta üzerinde bir mum ile karşımdaydı. Her zaman ki gibi o vakur tavrını takınmıştı,sanki bu sabah 55 yıldır –her ne kadar önemsemese de- aynı yastığa baş koyduğu adamı kaybetmemişti. Ondan hiç duymadığım bir ses tonu ile;
-Doğum günün kutlu olsun dedi
-Teşekkür ederim

Sanırım ağlayacaktım fakat annem böyle şeylerden hiç hoşlanmazdı. Elinden pastayı alıp masaya bıraktım. Sonra aramızdaki geçilmesi imkansız mesafenin bir nişanesi olarak tokalaşmak için elini uzattı. Bu benim için fırsat olabilirdi çünkü annemin elini en son kavga ettiğimde tutmuştum. O kadar tuhaf gelmişti ki tanımak için elimle sürekli elini yokluyordum. İnce parmakları vardı zayıftı elleri ama yinede güzeldi. Şimdi yeniden bana elini uzatmıştı. Evet bu yazıyı okuyan kişi sevgisiz bir ailede büyüyünce böyle aptal mutlulukların oluyor. Tokalaştık, elleri hiç değişmemişti. Bırakmamak istedim,sıkıca tutmak istedim ama ne mümkün. “iyi geceler” dedi buz gibi bir sesle.
Annem bana hayatındaki herhangi biri gibi davranıyordu ve bu bir gencin intihar etmesi için yeterliydi. Anneme ders vermek istemiştim. Belki birkaç gün arayla ailesini oluşturan bireyleri kaybederse durumun farkına varabilirdi. Bu her ne kadar benim sonum olacaksa da bunu görmeye değerdi. Cehennemden onu izlemek zevkli olur diye düşünmüştüm. Sonrası malumunuz… Annem mi? Hiçbir değişiklik olmadı. Son intihar denememden sonra;
-Bunu bir daha yapma, herkese rezil oluyoruz.
Demişti.

Burayı sevdim, ölmek için güzel olabilir. İleride izbe bir yer var sanki. Sana gelince: Bu yazıyı okuyan kişi, adın her neyse, nasıl para kazanıyorsan, hayatından bu küçük detayları çıkar ve düşün; ailen sana ne kattı. En son ne zaman annenin elini tuttun, babana seni seviyorum dedin, bunları düşün. Ben şuan elimde babamın beylik tabancası,içinde tek bir kurşun gittikçe küçücük bir noktaya dönüşen otobüse bakıyorum.
Tek kurşunla ölmesem bile kan kaybı garanti…

Bir Cevap Yazın