durak

Anlatımsız anlatılar – vol – 1

Deneme

Durakta duruyorum. İkisi genç biri orta yaşlı üç kadın var. Orta yaşlı olan sigara içiyor, yere çömelmiş. Diğerleri sigara içmiyor, yere de çömelmemişler. Benimle konuşmaya çalışıyor orta yaşlı kadın: “Buranın otobüsleri çok seyreldi.” “Öyle.” Diyorum. Tiyatro binasının karşısındaki durakta bekliyoruz. Binanın, en alt katı tiyatro sahnesi sadece. Üst taraf komple otel. Eski bir yapı olması, güzelliğinden hiçbir şey kaybettirmemiş.
Bina vanilya renkli. Ahşap ve şık bir asansörü var. Duraktan çok net görünüyor. Asansör boşluğunu camdan yapmışlar. Asansör o camdan görünüyor. Pencerelerin altına alçı çekmişler, eski durmalarını engellemek için galiba. Başarmışlar da. “Bu otelin adı ne?” diye sormak istiyorum orta yaşlı kadına. Sonra nedense sormuyorum. İki genç kadın otobüs gelmeyince gidiyorlar. Ben de genç bir kadınım ama, otobüs gelmeyince ben gitmedim. Bir şey soruyor kadın. Kafamdan o kadar çok düşünce geçiyor ki, sadece sesini duyduğumu fark ediyorum. Anlamamış gözlerle kadına bakıp, kulağımı onun ağzına yaklaştırıyorum. “Talebe misin?” demiş oysa, ikinci defa tekrarlayınca anlıyorum. “Talip olduğum pek çok şey var elbet fakat bunun beni talebe edip etmediği konusunu düşünmedim.” Diyorum. Orta yaşlı kadın anlayamıyor. “Okuyor musun evladım?” diye soruyu güncelleyip yeniden soruyor. “Okumuş olmam, onları anladığım manasına her zaman gelmez.” Diyorum ama kadın anlamsızca yüzüme bakmayı sürdürüyor. “Okuyorum evet.” Diyorum, merakını giderircesine. Cevap aldığından mı yoksa beni geçiştirmesinden midir bilmem; tebessüm ediyor kadın. Durak kalabalıklaşmaya başlıyor. Otobüsün geleceği yok gibi duruyor.
Bir şeyin öyle durmaması, onun öyle olmayacağı anlamına gelmez. Nitekim öyle de oluyor, zira otobüs geliyor. Binmek için sıraya giriyoruz. Orta yaşlı kadın durağa benden sonra gelmesine rağmen, en öne geçiyor. Sesimi çıkarmadan arkasında bekliyorum. O otobüse bindikten sonra, ben biniyorum. Benden sonra da kuyruktakiler. Herkes otobüse bindiğinde, kapılar kapanıyor. Yol epey uzun.
Otobüsler beni her zaman tutmuştur, midem bulanıyor. Çantamda her zaman bulunan “mecburi” şekerlerden bir tanesini ağzıma atıyorum. Pek şeker sevmememe rağmen, tadını beğeniyorum. Önce damağımda ıslanan şeker, yavaşça dilimin üstünde yumuşamaya başlıyor. Kokusu burnuma gelen çilek aroması, mide bulantımı bastırıyor.
Otobüs camından uzaklara bakıp dalmıyorum. Dalmam için uzaklara bakmaya ihtiyacım yok benim. Dalgın bir insanım. Tırnaklarımı yemeyi sevdiğim söylenemez. Sanki yaptığımız her şeyi seviyormuşuz gibi…
Sevmek güzel şey.
Sevmemek de güzel olabilir.
Duraklarda ve otobüslerde çok zaman geçirince, insan sevmeye de sevmemeye de yakınlaşıyor. Otobüsleri sevmenin metaforu olarak düşünürüm hep, duraklarsa sevmemek. İnsan ikisine de uğruyor. Nihayetindeyse ellerinde; indikleri, kaçırdıkları yahut hiç binmek istemedikleri otobüs biletleri kalıyor.
Durakların en “sevdiğim” yanı temkinli olmaları. Hata ve kaza payı neredeyse yok. En azından ben, duraktayken otobüslerin önüne atlamıyorum. Hem, durağıma çarpan otobüsler de olmadı çok şükür.
Neyse; bizim orta yaşlı kadın oturduğu yerde sohbet edecek birilerini buldu bile. Ben de düğmeye basıp ineyim, malum. Durağımı kaçırmak istemem.

Esebse

1 Yorum

Bir Cevap Yazın